|
Hoşgeldiniz |

|
|
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)
|
[ 7 mesaj ] |
|
27 Tem 2010, 14:51 |
Can
|
Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Mesaj Panosu Yöneticisi |
 |
 |
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19 Mesajlar: 2378 Yaş: 45 Konum: Admin
|
Alıntı: Cüneyt Köse'nin bu yazısını felsefe ekibi forumundan alıntıladım.Yazıyı okuyup bazı saptamalar ile genişletmeye çalışacağım.. Artı-değer kuramı'na biraz daha yakından bakalım.Öncelikle Marx da "artı-değer"i ,bir çok marksistin yanlış anladığı üzere, kendi keşfi olmadığını , bunu kuramsallaştıranların sol-ricardocular olduğunu teslim eder.Peki Marxta orijinal olan nedir? Marx aslında neyi keşfetmiştir. Marx"ın kafa yorduğu şey "artı-değer" olgusu değildir.Klasik iktisatçılar (A. Smith ve Ricardo) onu zaten teorize etmişlerdi.Marxın ilgisi farklı emekler içeren metaların eşdeğeri olarak "para"nın nasıl olup da "doğal" görülebildiğidir.Klasik iktisatçılar merkantelistlere karşı ,paranın sadece metaların mübadelesinin basit bir aracı olduğunu savunurlar.Onların artı-değer teorileri üretilen metaların zaten satıldığı varsayımına dayanır.Yani sanki her şey üretim sürecinde olmuş-bitmiş gibi görünür. Oysa Marxın odaklandığı nokta "P-M-P" döngüsünün iki ayrı sürecten ibaret olduğudur: Üretim süreci ve mübadele süreci; yani bir malın/hizmetin üretimi ile onun paraya dönüşümü,yani satışı birbirinden ayrı ve bağımsızdır.Marxa göre bir mal ya da hizmet ancak satılıp paraya dönüştüğü zaman meta haline gelir.Bir mal satılıp paraya dönüştüğünde , geriye dönük akıl yürütmeyle o metaa için harcanan emek-zaman miktarı hesaplanabilir.Ve böylece artı-değer sömürüsünü tespit edebiliriz.Ama Marxın asıl keşfi bu da değildir.Marx üretim süreci ile mübadele sürecini (satma ile satın almayı) birbirinden ayırt edemeyen klasik iktisatçıları eleştirmiştir.Daha da önemlisi Marx,bir malın ya da hizmetin üretimi ile onun satılması ve paraya dönüşmesi arasındaki "hayati sıçramada kapitalizmin yapısal krizini tespit etmiştir. Onun gözünde satılamayan mal ya da hizmetin, içerdiği emek-zaman ne olursa olsun hiçbir değeri yoktur.Kullanım değeri yaratmayan mal ve hizmet için onu üreten emek-zamanın da değeri yoktur. Bu durumda belli bir emek-zaman harcanarak üretildiği halde, paraya dönüşmediği için, artı-değer üretmeyen bir mal/hizmet söz konusudur.Demek ki, bir malın ya da hizmetin üretimi ile onun paraya dönüşmesi kapitalizm için hayati bir önemdedir.Üretilen mal ya da hizmet paraya dönüşmeli ve bu para diğer kapitalistlerle rekabet edebilmek için tekrar sermayeye dönüşmelidir.Yani metayı satmak ve paraya dönüştürmek yetmez,onu diğer kapitalistlere karşı nispi artıdeğer yaratmak adına tekrar sermaye yapmalıyız.Amaç karı her seferinde büyütmektir.Bu kar her seferinde sermayeye dönüşmelidir.Bu "kar dürtüsü" Marxın diğer bir keşfidir. Freud "dürtü" kavramını Marx'tan devşirip kurmuştur. Her seferinde kendini yeni buluşlarla hayata döndürmek zorunda olan bir dürtüdür bu. Yani Marxın buluşu şudur: Kapitalizm kendini bizzat bu ölümcül krizleri sayesinde devrimcileştirir.Kapitalizm kendini devamlılığını bu krizlere borçludur. Bu yapısal krizler kapitalizmin ölümü değil, kendini yeniden üretme biçimidir.Kapitalizm her krizinden devrimicleşerek çıkmasının nedeni budur.Çünkü bir meta paraya dönüşmezse ve nispi artı-değer avantajı için bu para da sermayeye dönüşmezse kapitalizm batar.Bu Freudun "ölüm dürtüsü" dediği şeydir.Mesele burada sadece kar elde etmek değil, karı her seferinde artırmaktır.Eğer mesele sadece kar elde etmek olsaydı, Freudçu tabirle bu "kar arzusu" olurdu; fakat asıl mesele her seferinde karın daha fazla büyütülmek zorundalığıdır.İşte bu Freudçu anlamda "arzunun dürtüye dönüşümü"dür: Ölümcül bir dürtü ya da "ölüm dürtüsü". 2- Marx artı-değer sömürüsünü ne işletme düzeyinde ne de ulus-devlet ölçeğinde ele almıştır. O sömürüyü küresel ölçekte ele almıştır. Bunu artı-değerin elde ediliş biçimine dair analizlerinde görmek mümkündür: Artı-değer iki şekilde elde edilir: 1- Mutlak artı-değer 2- Nispi artı-değer 1- Mutlak artı-değer: Mutlak artı-değer işçinin çalışma saatleri artırılarak elde edilir,Bunu biliyoruz. 2- Nispi artı-değer, "sermayenin organik bileşimi"yle ilgilidir.Yani emeğin üretkenliğini artırmak ve bölgesel eşitsizlikler yaratmak suretiyle elde edilir. Marx bu kavramı geliştirirken neo-klasiklerin klasik iktisat eleştirilerinden faydalanır.Mesele sadece işletme düzeyinde üretim sürecinde harcanan emek-zaman meselesi değildir.İlk olarak ,daha merkantalist dönemden beri artı-değer bölgesel eşitsizlikler üzerinden elde edilirdi.Ve halen bu şekilde elde edilmektedir.Üretildiği/yetiştirildiği yerde bol olduğu için ucuz olan bir mal,o malın kıt olduğu yerlere taşınması/ticareti yoluyla kar elde edilir; buna bölgesel farklılık yoluyla ele edilen artı-değer denir. Bugün bu pre-kapitalist biçim halen sürmektedir.Bu yüzden kapitalizm, pre-kapilalist yaşam tarzlarına dokunmaz.Bilakis bölgesel eşitsizlik ve farklar yaratmak suretiyle artı-değerin bu kadim biçiminin sürmesini sağlar.Bugün moda olan sol bir söylem var: Çokkültürcülük, etnik özgürlük vs Kapitalizm bu türden söylemler sayesinde bölgesel eşitsizlik ve farklar yaratarak , bu farklar ve eşitsizlikler arası ticaret yaparak artı-değeri garanti ediyor.Yeni ulus-devletlerin ortaya çıkması için etnik özgürlükleri destekliyor, farklı kültürleri destekliyor.. Ki , bu farklı bölgelere göre daha düşük maliyetle ürettiği malları/hizmetleri satabilsin; ve bu sayede karını artırabilsin. Her yeni ulus-devlet ya da her yeni kültürel kalıp yeni Pazar demektir.Çünkü her yeni ve farklı bölge için meta üretimi yüksek maliyet demektir.Zira düşük bir teknolojiyle işe başlarlar. Bu yüzden daha yüksek teknolojiyle üretilmiş gelişmiş kapitalist ülke metaları daha ucuza satın alınır. Böylece kıtlık ya da üretimi yüksek maliyet gerektiren yeni ulus-devletler ya da yeni kültürler yaratmak (GDO) kapitalistin karını artıran bir politik stratejidir.Bu yüzden etnik özgürlük hareketleri ve çokkültürcülük hareketleri daha en başından ideolojiktir.Kısacası bu özgürlük mücadeleleri eğer "sınıf mücadelesi" perspektifine sahip değilse gericidir. Bu vesileyle kürt etnik özgürlük hareketine dair devrimci politikanın ne olduğuna dair fikir yürütebilirz. Ulus-devlet ölçeğinde meselenin "ezilen ulus" olarak tanımlanması doğrudur.Zira bu ölçekte "sınıf mücadelesi'nin tikel somut ifadesi "ezilen ulus" olarak tezahür eder. Yani sınıf mücadelesini temsil eden kürt hareketidir.Ne var ki, bu ikircikli bir harekettir. Mesele pekala yeni ulus devlet kurma noktasında Batı kapitalizmi tarafından istismar edilebilir.Edilmektedir de..Zira kürt bölgesi farklı ve eşitsiz bölge demektir.Federasyon ya da bağımsız devletin oluşumu durumunda yeni artı-değer üretme merkezine dönüşecektir.Ve zaten bu haliyle silah ve uyuşturucu ticareti bağlamında zaten kayıt-dışı artı-değerin oluştuğu bir bölgedir. Dolayısıyla bu türden etnik özgürlük hareketleri ulus-devlet sınırları içinde tıkanması büyük bir olasılık teşkil etmektedir.Ne var ki, bu 'tıkanma' zorunludur.Bir şekilde ulusal kimlik kazanılmalıdır ki, saf "biz ve onlar" biçimine devrimci bir durum oluşabilsin.Kısacası, evrensel "sınıf mücadelesi" realitede saf ve direkt bir sınıf mücadelesi olarak yaşanmaz; bunun için ulusal feykleri katetmek gerekir.Bu zorunlu süreç kapitalizmin kendinden önceki ekonomik-politik modelleri kendine eklemlemesiyle ilgili bir meseledir.Kapitalizm tarihsel sorunları çözmemiştir; kar dürtüsüne eklemlemlemiştir.Bölgesel farklar ve eşitsizlikler yaratmak için pre-kapitalizm çözülmeden bırakılmıştır.Mesele sadece bu değildir elbet.Eski meseleler ulus-devlet-sermaye üçgeninde yeniden üretilmiştir.Dolayısıyla eski feodal ya da pre-kapitalist meseleler ancak ulus-devlet kılığında , etnik özgürlükler kılığında ortaya çıkmaktadır. Bu durum karşısında Külyutmaz devrimcinin tavrı bu etnik feyki kale olmamak olurdu.Oysa Lacancı "en çok da külyutmazlar yanılır" düsturunu akıldan çıkarmamak lazımdır.Etnik özgürlük ve hakları kale almak gerekir.Bunun Leninist ruhunu hissetmiş olmalısınız.Feykle kurulan bu ilişki araçsal olmaktan uzaktır.Zira etnik meseleler onları yaşayanlar nezdinde gerçek bir sorundur.Bu sorunun çözümü de bu yüzden devrimcidir.Post-marksist dezenformasyonun sorunu, meselenin ,feyk de olsa gerçek/somut bir sorun olduğunu ıskalamalarıdır. Mesele ille de aşkın bir perpektiften araçsal bir çözümü gerektirmez.Gerçekte süreç tersinden işlemektedir: Aşkın perspektif feyk meselenin pratik çözümü üzerinden tekrar tekrar kurulur.Anlaşılacağı üzere bu bizi Hegelci bir düstura götürür: "Töz,öznedir"Aşkın perspektif mutlak değil,pratik-feyk meselelerin çözümüne tabidir. Bunu yine Hegelci bir düsturla tanımlayabiliriz: Evrensel (aşkın-soyut) ile tikelin (somut gerçeklik) spekülatif özdeşliği..Şunu demek istiyorum: Etnik hareketler karşısında dolaysız sınıf mücadelesini savunanlar yanılmaktadır.Sınıf mücadelesi feyk görümleriyle tezahür eder ve gerçektir. "Devrimci durum" ancak feyklerin katedilmesiyle ortaya çıkar.Ne var ki, feyklerin ideolojik tuzağına da düşmemek lazım. Marx'ın keşfini özetlemek gerekirse: Artı-değer ,Marx'ın keşfi değildir.Marx'ın keşfi artı-değeri mümkün kılan ideolojik "eşdeğer biçim"dir. Yani "para fetişizmi"dir; "kar dürtüsü"dür. Yani Marx,Aydınlanmacı düşünürler gibi ideolojiyi ,teolojikmiş gibi görünenin (dinler,mitler , fanteziler vs) aslında doğal sosyal ilişkiler olduğunu ortaya çıkarmak değil, tersine, doğal sosyal ilişkilermiş gibi görünenin aslında teolojik-dinsel olduğunu göstermek olarak tanımlamıştır. Nasıl oluyor da, "para" sıradan bir mübadele aracı değil de, kar getiren ideolojik somut- gerçekliğimiz oluveriyor? Nasıl oluyor da,bu cümleyi kurduktan sonra bakkala gidip sigara ve bira satın almayı doğal bir şeymiş gibi yapabiliyorum? Demekki, ideoloji, bir çok marksistin yanlış anladığı gibi,salt zihinsel-entelektüel bir engel değil,somut-sosyal gerçekliğimiz içinde bize zorunlu görünen pratik bir süreçtir de .Entelektüel bir kararla bunan vazgeçemezsiniz.Entelektüel ve zihinsel doğrularınızı direkt hayata geçirmek suretiyle devrim gerçekleştiremezsiniz.Bunun için hayati bir zorlama gerekir. Devrim, yaşamak için başka çıkar yol kalmadığında zuhur edebilir olan şeydir.Bu aynı zamanda "ütopya"nın da tanımıdır. Ütopya, başka hiçbir seçenek kalmadığında,zorunlu olarak zuhur eden şeydir.Havada uçuşan fikirlerden biri ,bu hayati seçenek olarak tercih edilir.İşte felsefe ve düşüncenin misyonu ve sınırı budur: Bir gün "devrimci durum" zuhur ettiğinde, bu fikirlerden biri zorunlu bir gerçek olarak hayata geçirilir.Aksi halde, gerçekleşmezse,filozoflar yeniden göreve çağrılır ve bastırılan fikirlerin arkeoloğu gibi davranıp yeni fikirler üretilitler; ta ki, yeni bir devrimci durum onları tercih edene dek"Bu bile "aşkın düşünce"nin ne menem bir şey olduğunu göstermez mi? Aşkın düşüncenin sınırı pratik süreçtir.Onu "aşkın" yapan şey bizzat somut sosyal durumdur.Che'ye atfen: İmkansız olan, "devrimci durum" un gerçekleşebilir uzamına dahildir.İmkansız,onu mümkün kılan koşullar ortaya çıktığında gerçekleşebilir. Artı-değer eğer tüketim-mübadele sürecinde zuhur ediyorsa, kapitalizmin sabotajı da tüketim-mübadele sürecinde mümkündür.O zaman devrimci politikanın uzamı üretim sürecinin sabotajıyla sınırlı sendikal hareketin ötesine geçmelidir.Burada asıl mesele metanın paraya,paranın da sermaye ve kara/faize dönüşüm sürecini engellemektir. Bu noktada Marx'ın proudhon ve Bakunin'le kooperatifçilik üzerine tartışmaları tekrar gündeme getirimelidir.Faize ve kara dönüşmeyen üretim/tüketim süreci' Kooperatif üretim/tüketimin tartışıldığı dönemde Fordist/Taylorist organizasyon hakimdi.Verili bölgesel farklar söz konusuyken böylesi bir organizasyon kooperatifçilik karşısında üstün gelir. Ne var ki, bugünün çokkültürcü postmodern butik kapitalizminde kooperatifçilik bizzat kapitazmin eğilimidir.Artık kapitalizm kitlesel-standart üretim-tüketimden ziyade, talep ve sipariş üzerine üretim-tüketim yapmaktadır.En azından bir eğilim olarak Bir nevi kooperatifçilik İlk elden verili sendikaların kooperatifçiliğe soyunması öngörülebilir.Böylece en azından biriken fonlarla üretim yapılır ve işçilerin tüketim ihtiyaçları karşılanır.Elde edilen gelir,yeniden üretime katılır..Faiz ve kar olmadığından sıradan bir kapitalist işletmeye karşı daha rekabetçi olunabilir.İlkin bu ,zorlama bir fikir olarak görülebilir,ama salt üretim sürecinin sabotajı,ekonomik hak arayışı ve tüketim boykotlarıyla sınırlı sendikal örgütlenmeler göz önüne alındığında ,böylelikle daha etkin devrimci politikayı hayata geçirmek mümkün..Elbette buradaki amaç, paranın sermayeye dönüşümünü engellemektir. http://www.felsefeekibi.com/forum/forum ... eyt+k%F6se
_________________ Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. M.Foucault
Varoluşçu psikoterapi ile Freud ve psikanaliz sitelerini ziyaret ettiniz mi?
|
|
Başa Dön |
|
28 Tem 2010, 12:21 |
Can
|
Re: Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Mesaj Panosu Yöneticisi |
 |
 |
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19 Mesajlar: 2378 Yaş: 45 Konum: Admin
|
Alıntı: Daha da önemlisi Marx,bir malın ya da hizmetin üretimi ile onun satılması ve paraya dönüşmesi arasındaki �hayati sıçrama�da kapitalizmin yapısal krizini tespit etmiştir. Onun gözünde satılamayan mal ya da hizmetin, içerdiği emek-zaman ne olursa olsun hiçbir değeri yoktur. Kapitalizmin zaafının burada altı çiziliyor.Kapitalizm dev bir üretim makinasıdır.İhtiyaç olabilecek her şeyi üreti ve piyasaya sürer.Piyasaya sözcüğüne dikkat edelim.Piyasaya sürmek, her türden insanın kullanımına arz etmek değildir.Onu satın alabilecek insanların kullanımına arz etmektir.Dolayısı ile marketin rafları ürünler ile dolu olsa da ihtiyacı olan insanlar onları alamaz.Zira üretim amacı insanların ihtiyaçlarını karşılamak değil,üretilen metaları satıp "kar" elde etmektir.Eğer metalar satılamazsa bile kapitalist metaları bedelsiz ihtiyaç sahiplerine vermeye yanaşmaz.Onun yerine ürünleri imha etmeyi tercih eder.Böylelikle en azından ürünün değerinin düşmesine izin vermeyerek çıkarlarını korumuş olur.Üretimin ,insanların yararlanması adına değil sırf kör bir "kar dürtüsü" ile yapıldığı gerçeği anlaşıldığında sistemin çarpıklığına dair ilk işaret doğru okunmuş olur. Alıntı: Demek ki, bir malın ya da hizmetin üretimi ile onun paraya dönüşmesi kapitalizm için hayati bir önemdedir.Üretilen mal ya da hizmet paraya dönüşmeli ve bu para diğer kapitalistlerle rekabet edebilmek için tekrar sermayeye dönüşmelidir.Yani metayı satmak ve paraya dönüştürmek yetmez,onu diğer kapitalistlere karşı nispi artıdeğer yaratmak adına tekrar sermaye yapmalıyız.Amaç karı her seferinde büyütmektir.Bu kar her seferinde sermayeye dönüşmelidir.Bu �kar dürtüsü� Marx�ın diğer bir keşfidir. Freud �dürtü� kavramını Marx�tan devşirip kurmuştur. Her seferinde kendini yeni buluşlarla hayata döndürmek zorunda olan bir dürtüdür bu. Yani Marx�ın buluşu şudur: Kapitalizm kendini bizzat bu ölümcül krizleri sayesinde devrimcileştirir.Kapitalizm kendini devamlılığını bu krizlere borçludur. Bu yapısal krizler kapitalizmin ölümü değil, kendini yeniden üretme biçimidir.Kapitalizm her krizinden devrimicleşerek çıkmasının nedeni budur.Çünkü bir meta paraya dönüşmezse ve nispi artı-değer avantajı için bu para da sermayeye dönüşmezse kapitalizm batar.Bu Freud�un �ölüm dürtüsü� dediği şeydir.Mesele burada sadece kar elde etmek değil, karı her seferinde artırmaktır.Eğer mesele sadece kar elde etmek olsaydı, Freudçu tabirle bu �kar arzusu� olurdu; fakat asıl mesele her seferinde karın daha fazla büyütülmek zorundalığıdır.İşte bu Freudçu anlamda �arzunun dürtüye dönüşümü�dür: Ölümcül bir dürtü ya da �ölüm dürtüsü��. Burada anlatılmak istenen ılımlı bir kapitalizmin (az sömüren,emekçi dostu) yapısı itibarı ile mümkün olmadığıdır."Kar arzusu" değil "kar dürtüsünden" söz etmekteyiz.Arzu ,arzu duyulan şeyi ele geçirmek ister ancak engellendiğinde bekleyebilir,başka doyum yolları arayabilir vb.Ancak dürtü,mazaret tanımayan ,dürtünün hedefini gerçekleştirmek için "ölmek ve öldürmek dahil" her yola başvurabilen bir şeydir.Ölümcül kar dürtüsünün tabiatını anlamak için Amerikanın yaşadığı son krize ve batan dev şirketlere bakalım.Ölümcül kar dürtüsü yüzünden hem orta ve alt sınıfları perişan ettiler hem de kendi sonlarını hazırladılar.İşte ölümcül kar dürtüsü böyle bir şeydir. Buradan "sınıfların uzlaşmaz çelişkisi" nosyonuna geçebiliriz.Kapitalizm sıkıntılı dönemlerde (krizler esnasında tüketim durduğu zamanlarda) emekçi sınıfa bazı tavizler verebilir.Ancak kriz atlatıldıktan hemen sonra verilen tavizler hızla geri alınacaktır.Zira kapitalizm sıkı rekabet koşullarında ayakta kalabilmek için "nisbi artı değer"i artırmak zorundadır.Yani teknoloji vasıtası ve eğitimli personel ile yapılan nicelik ve nitelik olarak yüksek meta/hizmet üretimini artırmalıdır ki ayakta kalsın.Kar/artı değer Marksın buluşu olan p-m-p döngüsünden geçerek sermayeye , nisbi artı değeri artıracak teknoloji ve eğitimli personel yatırımlarına dönüşür.Günümüzde hızla değişen bir çok sektör var.Bilişim sektörü örneğin..Yüksek teknoloji ve eğitimli personel olmadan bu sektörde batmadan kalmaya ve kar etmeye imkan bulamazsınız.Dolayısı ile ılmlı bir politika ile az kar edeyim diye düşünen bir firmanın ayakta kalması orta vadede mümkün değildir. Alıntı: Bugün moda olan sol bir söylem var: Çokkültürcülük, etnik özgürlük vs� Kapitalizm bu türden söylemler sayesinde bölgesel eşitsizlik ve farklar yaratarak , bu farklar ve eşitsizlikler arası ticaret yaparak artı-değeri garanti ediyor.Yeni ulus-devletlerin ortaya çıkması için etnik özgürlükleri destekliyor, farklı kültürleri destekliyor.. Ki , bu farklı bölgelere göre daha düşük maliyetle ürettiği malları/hizmetleri satabilsin; ve bu sayede karını artırabilsin. Her yeni ulus-devlet ya da her yeni kültürel kalıp yeni Pazar demektir.Çünkü her yeni ve farklı bölge için meta üretimi yüksek maliyet demektir.Zira düşük bir teknolojiyle işe başlarlar. Bu yüzden daha yüksek teknolojiyle üretilmiş gelişmiş kapitalist ülke metaları daha ucuza satın alınır. Böylece kıtlık ya da üretimi yüksek maliyet gerektiren yeni ulus-devletler ya da yeni kültürler yaratmak (GDO) kapitalistin karını artıran bir politik stratejidir.Bu yüzden etnik özgürlük hareketleri ve çokkültürcülük hareketleri daha en başından ideolojiktir.Kısacası bu özgürlük mücadeleleri eğer �sınıf mücadelesi� perspektifine sahip değilse gericidir. Bu gün küresel ölçekte kendisine yetemeyen ülkeler küresel sermayenin en kolay girip iş yapabileceği ülkelerdir.Bizim ülkemizin de bu bakımdan bir pazar olmaya niyetlenmesi ile tüm KİT benzeri kuruluşlarımızı ve kimi değerli kamu arazilerimizi yabancı sermayeye devretmekteyiz.Uzak doğu ,orta asya memleketleri düşük işçi ücretleri,kimi vergi avantajları ile küresel sermayenin iştahını kabartmaktadır.Bu gün ,geçmişin "işçi sınıfı" yerine kimi "işçi devletlerinin" aldığını söylesek yanlış omaz.Batı Avrupa ve Amerika "burjuva devletlerine" dönüşürken doğu ve orta asya "işçi devletlerine" dönüşmektedir.Bu vaziyet yeni bir tür kolonyalizmi hatırlatmakta.Ülkemizde olduğu gibi ulusalcı güçler de insan emeği-göz nurunun "kar"ını ! yabancı sermayeye kaptırmamak ,yurt içinde tutmak için çalışmakta ancak sınırların kalktığı dünya düzeninde enternasyonel bir direniş olmadan ulusal sınırların muhafazası marifeti ile sermayeye karşı koymak mümkün değildir.(bkz hattı müdafa yoktur,sathı müdafa vardır) Marks yazdı: , bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları, bütün Çin setlerini yerlebir ettiği, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yoketme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindekine benzer bir dünya yaratıyor.
_________________ Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. M.Foucault
Varoluşçu psikoterapi ile Freud ve psikanaliz sitelerini ziyaret ettiniz mi?
|
|
Başa Dön |
|
01 Ağu 2010, 17:00 |
splath
|
Re: Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Yerleşik Üye |
 |
 |
Kayıt: 21 Nis 2009, 20:57 Mesajlar: 1081
|
|
Ölümcül kar dürtüsünü besleyen korkunç rekabet ortamı ama sadece bu mu ?
Kapitalizmin başarısı doymak bllmez bir tüketici kitlesi yaratmış olması da değil midir ? Bu tüketme hırsını besleyen şeyin de araştırılması gerekmiyor mu ? Yani aslında satın aldığımız şeylerde neyi de satın almış oluyoruz ? Satın almanın psikolojisini de çözmek gerekiyor. Tabi şöyle denilebilir sistem bu olmasaydı böyle bir toplum biçimi de ortaya çıkmazdı. Marksizmin kar amacı olmayan üretim ve eşit paylaşımla birlikte farklı sosyal projeler de üretmesi gerekiyor bence.
|
|
Başa Dön |
|
03 Ağu 2010, 13:25 |
Can
|
Re: Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Mesaj Panosu Yöneticisi |
 |
 |
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19 Mesajlar: 2378 Yaş: 45 Konum: Admin
|
splath yazdı: Ölümcül kar dürtüsünü besleyen korkunç rekabet ortamı ama sadece bu mu ?
Kapitalizmin başarısı doymak bllmez bir tüketici kitlesi yaratmış olması da değil midir ? Bu tüketme hırsını besleyen şeyin de araştırılması gerekmiyor mu ? Yani aslında satın aldığımız şeylerde neyi de satın almış oluyoruz ? Satın almanın psikolojisini de çözmek gerekiyor. Tabi şöyle denilebilir sistem bu olmasaydı böyle bir toplum biçimi de ortaya çıkmazdı. Marksizmin kar amacı olmayan üretim ve eşit paylaşımla birlikte farklı sosyal projeler de üretmesi gerekiyor bence. Söylemek istediğini anladım Gülşen..Yani kapitalist makine zor ve baskı ile çalışmıyor yalnızca, İtalyan devrimci Gramscinin geliştirdiği "hegemonya" kuramı ile ile öznelerin çarpıklığı (bu çarpıklığa tüketim çılğınlığı veya marksa göre ise meta fetişizmi diyebiliriz) içselleştirdiği ve çarpıklığı "özgür-eşit özneler arası" hakkaniyetli bir mübadele faaliyeti olarak görmesini sağladığı yöntem ile de çalışıyor.İdeoloji ve hegemonya analizi marksizmin ekonomi tahlilinden kültürel tahlillere geçtiği bir alan.
_________________ Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. M.Foucault
Varoluşçu psikoterapi ile Freud ve psikanaliz sitelerini ziyaret ettiniz mi?
|
|
Başa Dön |
|
07 Ağu 2010, 12:08 |
Can
|
Re: Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Mesaj Panosu Yöneticisi |
 |
 |
Kayıt: 17 Nis 2009, 02:19 Mesajlar: 2378 Yaş: 45 Konum: Admin
|
Alıntı: Marx'ın keşfini özetlemek gerekirse: Artı-değer ,Marx'ın keşfi değildir.Marx'ın keşfi artı-değeri mümkün kılan ideolojik "eşdeğer biçim"dir. Yani "para fetişizmi"dir; "kar dürtüsü"dür. Yani Marx,Aydınlanmacı düşünürler gibi ideolojiyi ,teolojikmiş gibi görünenin (dinler,mitler , fanteziler vs) aslında doğal sosyal ilişkiler olduğunu ortaya çıkarmak değil, tersine, doğal sosyal ilişkilermiş gibi görünenin aslında teolojik-dinsel olduğunu göstermek olarak tanımlamıştır. Nasıl oluyor da, "para" sıradan bir mübadele aracı değil de, kar getiren ideolojik somut- gerçekliğimiz oluveriyor? Nasıl oluyor da,bu cümleyi kurduktan sonra bakkala gidip sigara ve bira satın almayı doğal bir şeymiş gibi yapabiliyorum? Demekki, ideoloji, bir çok marksistin yanlış anladığı gibi,salt zihinsel-entelektüel bir engel değil,somut-sosyal gerçekliğimiz içinde bize zorunlu görünen pratik bir süreçtir de . Bu bölüm üzerinden Marksın ideoloji anlayışını açımlayabiliriz..Marks ideolojiyi "negatif ideoloji" biçimi ile alır.Yani Marksa göre ideoloji egemen sınıfın tabi sınıf üzerindeki hakimiyetinin zihinsel/algısal/bilişsel uzamını oluşturur.Marksın yazılarında ideoloji tasavvuru ile ilgili ilk ipuçlarını , gerçekliğin bilince yansımasını ,eşyanın görüntüsünün bir fotoğraf makinasının merceğinden geçerek filme baş aşağı yansımasına benzettiği "camera obscura" metaforunda bulabiliriz.Bu ideoloji anlayışı günümüz ideoloji paradigmaları arasında "yanlış bilinç" olarak ayrıştırılır... Marks yazdı: Eğer her ideolojide insanlar ve onların ilişkileri bize camera obscura'da imişçesine başaşağı görünüyorsa ,bu olayda,tıpkı nesnelerin,gözün ağ tabakası üzerindeki tersliğinin onun doğrudan fiziksel yaşam sürecinden ileri gelmesi gibi,onların tarihsel yaşam süreçlerinden ileri gelir. Yuklarıdaki tanımlama ile,ideolojinin maddi gerçekliğin tersine dönmüş ifadesi olduğu ileri sürülmektedir.Öyleyse ideoloji maddi-gerçek koşulların yansıması değil,farklı olarak bu koşulların yanlış bilgisidir...Bu tanımın sonucu ,yanlış bilginin kaynağı olan ideoloji ile doğru bilginin kaynağı olan bilimin,birbirini dışlayıcı kavramlar olarak tanımlanmasıdır. Ancak Marksın yazılarında ideoloji yalnızca yanlış bilinç olarak geçmez. Alıntı: Gerçek,etkin insandan hareket edilir,onların gerçek yaşam sürecinden hareketle bu yaşam sürecinin ideolojik yansı (reflexes) ve yankılarının (echoes) gelişimini ortaya koyabiliriz.Ve hatta insan beyninin hayalleri (phantoms) bile deneysel olarak saptanbilen ve maddi temellere dayanan,insanların maddi yaşam süreçlerinden doğan yüceltmelerdir.....Yaşamı belirleyen bilinç değildir,bilinci belirleyen yaşamdır Burada,ideolojinin ,insanın gerçek yaşam pratiği karşısında bir refleks,eko ya da fantom olarak tanımlanması yanılsamadan çok yansıma anlamı taşımaktadır:ideolojik olgular maddi koşulların yansıması ile oluşur.. Marksın üçüncü ideoloji yaklaşımı egemen sınıfın düşüncesinin tüm sınıfların düşüncesi haline geldiği yaklaşımdır.Egemen sınıfların toplumun maddi güçlerini olduğu kadar entelektüel güçlerini de yönetmesi dolayısı ile egemen sınıfın düşüncelerinin ona tabi sınıfın düşünceleri haline gelmesi (hakim olması) söz konusudur burada.. Marks yazdı: Yöneten sınıfın düşünceleri her dönemde yöneten düşüncelerdir,yani toplumun maddi güçlerini yöneten sınıf aynı zamanda entelektüel güçlerini de yönetir.Maddi üretim güçlerini kendi elinde tutan sınıf aynı zamanda zihinsel (mental) üretimi de denetler,yani,bu sayede ,genel olarak söylemek gerekirse,zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri de tabi hal gelir Bu tanımdaki sorun ,egemen sınıfların sınıfsal çıkarları ile bu çıkarların ideolojik olarak tanımlanması arasındaki tekabüliyet ilişkisinin neden emekçi sınıf için de geçerli olmadığıdır.Burjuva sınıfı nesnel çıkarlarını bilip bunları ideolojik düzeye taşıyabilirken neden emekçi sınıf aynı şeyi yapamamaktadır? Marks,"ekonomi politiğin eleştirisine katkı" yapıtında, ekonomik temelin oluşturduğu alt yapı ile altyapıdaki değişmelerin belirlediği hukuk,din,siyaset,estetik ve felsefi vb üst yapının ideolojik biçimleri arasındaki belirlenim ilişkisinden söz eder.Bu yazıdaki anlatım göz önüne alındığında ideoloji artık, üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümüne paralel olarak açıklanabilecek,insanların yaşadıkları çelişkilerin bilincine vardıkları ve bu bilincin yarattığı bir mücadele içinde konumlandıkları alan olarak tanımlanmaktadır.Şimdi Cüneyt Köse nin yazısında söz konusu edilen "somut-gerçek görünenin" nasıl "dinsel/teolojik mahiyette " olduğu sorunsalına yaklaşabiliriz.Bu çözümlemeye Marksın Kapitalinde "meta fetişizmi" kavramı bağlamında gidilmektedir.Maddi pratik (praxis) bilinçte izdüşümü yaratmakta ve bilinci belrilemektedir.Yani praxisin bilince çarpık/ters yansıması söz konusu değildir.Ancak çarpık olan bir şey vardır ve o da nesnel gerçekliktir."Meta fetişizmi" ve "para/kar dürtüsü" yaşamını sürdürmek için zorunlu olarak emeğini kullanan insanın "iş bölümüne dayalı kapitalist üretim biçiminin" dişlileri arasında "emeğinin ürününe yabancılaşmasına" yol açan çarpık unsurlardır.Para nın basit bir mübadele aracı olmaktan çıkarak ölümcül kar dürtüsünün enstrümanı haline gelmesi ,insanın kullanmak için değil kar etmek için meta üretimine soyunması ve dünyanın, emekleri ile değer yaratan insanların birbirleri ile değil ürettikleri metaların kendi aralarında ilişki kurduğu bir görünüme bürünmesi çarpık,adeta dinsel/teolojik mahiyette gerçekliklerdir.. İşte ideoloji dosdoğru bir şekilde bu çarpık ,teolojik mahiyetteki gerçekliğin algılanmasından başka bir şey değildir.
_________________ Yaşamın ve çalışmanın temel amacı, kişinin başlangıçta olmadığı kişi olmasıdır. M.Foucault
Varoluşçu psikoterapi ile Freud ve psikanaliz sitelerini ziyaret ettiniz mi?
|
|
Başa Dön |
|
08 Ağu 2010, 02:38 |
splath
|
Re: Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Yerleşik Üye |
 |
 |
Kayıt: 21 Nis 2009, 20:57 Mesajlar: 1081
|
|
Eşitsizlik ve adaletsizliğin içselleşmesi, içimize kazınmış olması. İçinde bulunduğumuz çarpık gerçekliğin değiştirilemez bir gerçeklik olduğu algısı. Sanki fizik yasaları gibi. Kapitalizmin tıpkı görünmeyen bir el gibi her şeye uzanması ve bunun son derece doğal ve olması gereken olduğu düşüncesi. Teolojide buna çanak tutan üst yapılardan biri değil mi ,yüce tanrı ne diyor mesela, '' ben malı istediğime veririm '' birileri de şöyle demiyor, kardeşim niye ahmete değil de mehmete veriyorsun ? Burada yaptığın seçimin kriterleri nedir? Zenginlik ve yoksulluk bile gökten inen bir şey olduğuna göre yoksullar refah içinde bir yaşamı, baldan ırmakları filan ancak öbür dünyada görürler sanırım.
|
|
Başa Dön |
|
10 Ağu 2010, 19:38 |
minmis
|
Re: Artı Değer Kuramına Yakından Bakış-Cüneyt Köse |
|
| Sadık Üye |
 |
 |
Kayıt: 28 May 2009, 22:39 Mesajlar: 839
|
_________________ varlığa anlam kazandıran yokluktur...
|
|
Başa Dön |
|
|
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)
|
[ 7 mesaj ] |
|
Kimler çevrimiçi |
Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir |
|
Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu foruma eklentiler gönderemezsiniz
|

|